Beraber dolaşalım mı? Zaten gidebileceğimiz çok şehir yok
Önemli bir karar almamız gerektiğinde hep aynı cümleyi duyarız.
Eşiniz, dostunuz, kardeşiniz, arkadaşınız, köşe yazarlarınız veya televizyon ekranından ciddi adam pozlarında bize akıl dağıtan bütün o şarlatanlar hep aynı şeyi söyler. Bir insana günde 40 defa deli dersen deli olur; 40 defa para dersen, para delisi olur. Günde en az 40 kere duydukları şeyi hakikat zannetmeleri bundandır:
“Duygularımızı bu işe karıştırmayalım, mantıklı olalım.”
Bağdat’la Türkiye’nin kaderinin aynı olduğunu hâlâ anlayamadıysanız, şimdiden hazırlıklı olun, güya Türkiye’nin menfaatlerini savunan bu yazar güruhu, yine çok rasyonel şeyler söyleyecektir size: Yıllardır güneydoğunun ekonomiye bir katkısı olmadığı gibi, aksine maddi zararı olduğunu, 30 binden fazla insanımızın hayatına malolan bu bölge için daha fazla bedel ödemenin rasyonel olmayacağını, verip de kurtulmamızın daha doğru olacağını söyleyeceklerdir size. Bugün bir şey diyemeyen sizler, o gün de hiçbir şey diyemeyeceksiniz; çünkü Bağdat’ın kaderiyle Türkiye’nin kaderinin aynı olduğunu anladığınızda, korkarım, iş işten geçmiş olacak.
Her duyduğunu fikir zanneden, fikrin ne olduğunu bilmeyenler, onun çoğulu olan efkârı nereden bilsinler?.. Parayı görünce nutku tutulanların insanlığından kuşku duyarak aklımıza mukayyet olalım. Klasik mantıkta insan, hayvan-ı natıka olarak adlandırılıyor. Nutuk sahibi (düşünme ve konuşma yeteneği) olan tek canlı, insan. Geleneğimizde “düşüncesiz” insanlara hayvan denmesinin nedeni bu. Hakaretten daha çok bir hakikati işaret etmek için. “İnsan ölür, hayvan telef olur.” Şayet ‘mantıklı’ düşünürsek, “insan ol!”manın bir bedeli olduğunu, emek gerektirdiğini anlıyoruz. (İnsan olmanın bir fiyatı yoktur; bedeli vardır. O da düşünceli olmaktır! Hayvanlar efkarlanamazlar!) Modern dünyada her şeye yer var, ama duygulara yer yok. Modern zamanlarda insan duygulara yer bulamıyor; modern kentlerde duygulara yer yok. Süleymaniye Camisinin olduğu yerde büyük bir alışveriş merkezi veya fabrika olsaydı nasıl olurdu? (Bu cümle bile salyalarını akıtmaya yeter!) “Hem böylece ekonomiye katkı sağlanır, birçok insan da iş ve aş bulmuş olur”du değil mi? Hep aynı cümleler! İnşa ettikleri kentlerin en önemli yerlerini, duygusal davranıp Süleymaniye gibi gereksiz yapılarla atıl bir halde bırakmayanların açlığını neyle izah edeceğiz? İngilizce’de “doymak” fiilinin olmamasıyla mı? İddialarını doğru kabul edelim: Biz tembel olduğumuz, aklımızı kullanamadığımız için zor durumdayız; peki, bu rasyonalist hayvanlar niçin doymak bilmiyor? Niçin bizi kendi “sefaletimiz”le baş başa bırakmıyorlar?
Akıllı kişi, duygularının da değerini bilir. Ama modern insan iddia ettiği gibi akıllı değildir; çünkü duyguların değerini, nerede kullanılması gerektiğini bilmez. Modern insana haddini bildiren soru şudur: Duygularımızı nerede kullanacağız?
Evrim düşüncesine göre, çok kullanılan organlar/yetenekler gelişirken, kullanılmayan şeyler yokolurlar. (Natural Selection.) Kullanamadığımız duygularımızı yokolmaktan nasıl kurtaracağız? Duygularımızı nerede kullanacağız? Beynini hesap makinesi olarak kullanmak dışında hiçbir özelliği olmayan hayvan sürüsünün çitidir bu soru. Çitten ötede bir dünya olduğuna inandıramazsınız onları. İnsan olan geç de olsa anlar: Hayvan laftan anlamaz…
Bağdat, çitin öte tarafında, tepenin arkasındadır. Bağdat da İstanbul gibi akleden kalbin mekana yansımasıdır; duyguların layık olduğu şekilde kendisine yer bulabildiği nadir şehirlerden biridir. Duygularının ciddiye alınmasını isteyenlerin, insan olmak ve insan kalmak derdini taşıyanların gidebileceği çok yer yok dünya üstünde… “Her şeyin bir yeri vardır.” Gözyaşı da tebessüm de şefkat de şehvet de sevap da günah da layık olduğu şekilde ağırlanır bu şehirlerde. Kerbela da oradadır, Binbir Gece Masalları da… Yanlış hesabın Bağdat’tan dönmesinin nedeni buydu; orada her şeye yer vardı ama yanlışa yer yoktu. Bugün yanlış hesaplar Bağdat’ta katlanarak çoğalıyor ama iyi hesap yaptıklarını iddia edenler, bunu göremeyecek kadar miyop…
İslam şehirlerinin biricik özelliğidir: Kendilerinden öncekilerin birikimine kafirlik (nankörlük) yapmadılar. Müslümanların başkanı, İstanbul’u inşa ederken Konstantinopolis’in temsil ettiği birikimi anlamış ve ona layık olduğu yeri vermişti. (Kimileri Konstantinopolis ile İstanbul’u aynı zannedecek kadar kör! Kimileri bunu bir kelime oyunu sanacak kadar çocuk!) Mimari de bir dildir, bilene. Herkes görsün diye Sultanahmet Camisiyle Ayasofya’nın karşısına dikildik: -“Görüyorsun ki ben senin bildiklerini ve daha fazlasını biliyorum. Ama sen benim bildiklerimi bilmiyorsun. Beni senden üstün kılan da bu!”
(Ayasofya’nın temelleri müslümanlığın ağır sorumluluğunu taşıyamadı, çareyi intihar etmekte buldu veya buna zorlandı; müze oldu.)
İnsanı insan, milleti millet, devleti devlet yapan değerler olmadan, para yardımlarıyla bir ülke ayakta duramaz, vatan olamaz. Parayla ve silahla bir toprak parçası vatan olabilseydi, İstanbul’un önemli parçalarından biri olan Şam eyaleti parçalanarak kurulmuş olan İsrail, Irak, Suriye, Kuveyt ve Lübnan’ın bugüne kadar vatan olabilmesi, bu halde olmamaları gerekirdi. Önce Şam’da Suriye kralı ilan edilen, Fransız mandası kendisini sürünce bu defa yeni kurulmuş Irak’a 1921 yılında kral yapılan Mekke Şerifi’nin üçüncü oğlu Faysal ve sınır tanımayan şarlatanlığın çizdiği suni sınırlar… (Sorunlu Miras Irak, Mesut Özcan, Küre Yay.) İşte İngilizlerin, Fransızların ve İtalyanların beraber yazdıkları Ortadoğu tarihi! Üçü bir araya gelince, haliyle bir fıkra oluyor ve ciddiye alınacak bir tarafı da yok. Avrupalıların, ancak fıkra olarak kabul edilebilecek saçmalıklarından sonra, şimdi de yüzümüzü ‘güldürmeye’ Amerikalılar geliyor. Amerikalılar sadece Amerikalıların yüzünü güldürür; bu şarlatanlık çok insan öldürür. I. Dünya Savaşı’ndan beri bir şey değişmedi. Akıllanmadılar hâlâ çölde kumdan kaleler yapıp duruyorlar:
“Bu bölgede sınırlar son defa çizilirken biz ne yazık ki mağluplar tarafındaydık.
1900’lerin başıydı ve biz büyük bir imparatorluğu tasfiyeye uğraşıyorduk.
Bakın bunun sonuçları ne oldu.
O masada olmayışımızın bize ve bölgeye maliyeti nedir, bir bakın.”
Türkiye’nin menfaatlerini korumaya çalışıyor gibi görünen bu satırlardaki hatalardan sadece iki tanesini gösterelim. Daha ne kadar hatırlatmak gerekecek: “Ottoman Empire” (Osmanlı İmparatorluğu), erbabının da çok iyi bildiği gibi, İngilizlerin Osmanlı’ya taktığı isimdi. Emperyalist/imparatorluk olmadan, sömürmeden bu kadar büyük topraklara, hem de uzun bir süre hükmetmenin başka nasıl olabileceğini anlayamadıkları için, Osmanlı’yı imparatorluk zannetmek yaygındır. Osmanlı’nın asıl ismini dahi bilmeyenlerin bölgeyi çok iyi biliyormuş gibi yazılar yazmaları da çok sık rastlanılan bir durum… “Masada olmak, Amerika ve İngiltere ile ortak olmak”tan bahsedenlerin, mal bulmuş Mağribi (Batılı) gibi paylaşmak istedikleri yer neresidir? Ettikleri lafın manasını biliyorlar mı? Hırsızla kendi toprağını paylaşmak için can atana ne denir? Kendi kendini yağmalamaya çalışan insan olabilir mi? (Bağdat’ın kendi toprağı olduğunu söylemenin “emperyalist bir niyet” olduğunu zannedenler, kim olduklarını hatırlasınlar, kimlik problemlerini en kısa zamanda halletsinler ve Bağdat’a gavur gibi bakmaya son versinler.) Batılıların dünyaya hediyesi olan ulus-devlet türü bir yapılanmaya gitmek demek, özellikle Ortadoğu’yu paramparça etmek demektir; bu bölge tarih boyunca bile bu kadar parçalanmamış, birbirinden bu kadar koparılmamıştır. Bağdat’ın İslam medeniyetinin hangi ortak paydası olduğunu bilmeyenler, Bağdat’ı bir ırkın toprağı olarak görenler, toprağa ırk-merkezli bakmaya devam edenler çelişkilerini en kısa zamanda düzeltmeliler. Yoksa yakında aynı gerekçeye dayanarak, Türkiye’nin güney doğusunun da “Kürt toprağı” olduğunu söyleyerek sizden almaya çalışabilirler.
Din (hayat tarzı), medine (şehir) ve medeniyet (şehirleşme) kelimelerinin kökteş olması bir tesadüf değildir; çünkü bu topraklarda taş üstünde taş konulmuşsa, bu, İslâm’la, müslümanlar eliyle olmuştur. “Dinlerin bir arada barış içinde yaşadığı” Kudüs gibi şehirlerin, müslümanlar elinde iken bu özelliği kazandığını, müslümanların elinden çıktıktan sonra ise barışın tarihte kaldığı hatırlanacak mı acaba?
*
Sabret; biz öleceğiz, onlar telef olacak…
*İki kişi dolaşılmaz, tek başına dolaşılır; iki kişi bir yerlere gidilir.
İbrahim Paşalı