Beraber dolaşalım mı? Zaten gidebileceğimiz çok şehir yok

Önemli bir karar almamız gerektiğinde hep aynı cümleyi duyarız.

Eşiniz, dostunuz, kardeşiniz, arkadaşınız, köşe yazarlarınız veya televizyon ekranından ciddi adam pozlarında bize akıl dağıtan bütün o şarlatanlar hep aynı şeyi söyler. Bir insana günde 40 defa deli dersen deli olur; 40 defa para dersen, para delisi olur. Günde en az 40 kere duydukları şeyi hakikat zannetmeleri bundandır:

“Duygularımızı bu işe karıştırmayalım, mantıklı olalım.”

Bağdat’la Türkiye’nin kaderinin aynı olduğunu hâlâ anlayamadıysanız, şimdiden hazırlıklı olun, güya Türkiye’nin menfaatlerini savunan bu yazar güruhu, yine çok rasyonel şeyler söyleyecektir size: Yıllardır güneydoğunun ekonomiye bir katkısı olmadığı gibi, aksine maddi zararı olduğunu, 30 binden fazla insanımızın hayatına malolan bu bölge için daha fazla bedel ödemenin rasyonel olmayacağını, verip de kurtulmamızın daha doğru olacağını söyleyeceklerdir size. Bugün bir şey diyemeyen sizler, o gün de hiçbir şey diyemeyeceksiniz; çünkü Bağdat’ın kaderiyle Türkiye’nin kaderinin aynı olduğunu anladığınızda, korkarım, iş işten geçmiş olacak.

Her duyduğunu fikir zanneden, fikrin ne olduğunu bilmeyenler, onun çoğulu olan efkârı nereden bilsinler?.. Parayı görünce nutku tutulanların insanlığından kuşku duyarak aklımıza mukayyet olalım. Klasik mantıkta insan, hayvan-ı natıka olarak adlandırılıyor. Nutuk sahibi (düşünme ve konuşma yeteneği) olan tek canlı, insan. Geleneğimizde “düşüncesiz” insanlara hayvan denmesinin nedeni bu. Hakaretten daha çok bir hakikati işaret etmek için. “İnsan ölür, hayvan telef olur.” Şayet ‘mantıklı’ düşünürsek, “insan ol!”manın bir bedeli olduğunu, emek gerektirdiğini anlıyoruz. (İnsan olmanın bir fiyatı yoktur; bedeli vardır. O da düşünceli olmaktır! Hayvanlar efkarlanamazlar!) Modern dünyada her şeye yer var, ama duygulara yer yok. Modern zamanlarda insan duygulara yer bulamıyor; modern kentlerde duygulara yer yok. Süleymaniye Camisinin olduğu yerde büyük bir alışveriş merkezi veya fabrika olsaydı nasıl olurdu? (Bu cümle bile salyalarını akıtmaya yeter!) “Hem böylece ekonomiye katkı sağlanır, birçok insan da iş ve aş bulmuş olur”du değil mi? Hep aynı cümleler! İnşa ettikleri kentlerin en önemli yerlerini, duygusal davranıp Süleymaniye gibi gereksiz yapılarla atıl bir halde bırakmayanların açlığını neyle izah edeceğiz? İngilizce’de “doymak” fiilinin olmamasıyla mı? İddialarını doğru kabul edelim: Biz tembel olduğumuz, aklımızı kullanamadığımız için zor durumdayız; peki, bu rasyonalist hayvanlar niçin doymak bilmiyor? Niçin bizi kendi “sefaletimiz”le baş başa bırakmıyorlar?

Akıllı kişi, duygularının da değerini bilir. Ama modern insan iddia ettiği gibi akıllı değildir; çünkü duyguların değerini, nerede kullanılması gerektiğini bilmez. Modern insana haddini bildiren soru şudur: Duygularımızı nerede kullanacağız?

Evrim düşüncesine göre, çok kullanılan organlar/yetenekler gelişirken, kullanılmayan şeyler yokolurlar. (Natural Selection.) Kullanamadığımız duygularımızı yokolmaktan nasıl kurtaracağız? Duygularımızı nerede kullanacağız? Beynini hesap makinesi olarak kullanmak dışında hiçbir özelliği olmayan hayvan sürüsünün çitidir bu soru. Çitten ötede bir dünya olduğuna inandıramazsınız onları. İnsan olan geç de olsa anlar: Hayvan laftan anlamaz…

Bağdat, çitin öte tarafında, tepenin arkasındadır. Bağdat da İstanbul gibi akleden kalbin mekana yansımasıdır; duyguların layık olduğu şekilde kendisine yer bulabildiği nadir şehirlerden biridir. Duygularının ciddiye alınmasını isteyenlerin, insan olmak ve insan kalmak derdini taşıyanların gidebileceği çok yer yok dünya üstünde… “Her şeyin bir yeri vardır.” Gözyaşı da tebessüm de şefkat de şehvet de sevap da günah da layık olduğu şekilde ağırlanır bu şehirlerde. Kerbela da oradadır, Binbir Gece Masalları da… Yanlış hesabın Bağdat’tan dönmesinin nedeni buydu; orada her şeye yer vardı ama yanlışa yer yoktu. Bugün yanlış hesaplar Bağdat’ta katlanarak çoğalıyor ama iyi hesap yaptıklarını iddia edenler, bunu göremeyecek kadar miyop…

İslam şehirlerinin biricik özelliğidir: Kendilerinden öncekilerin birikimine kafirlik (nankörlük) yapmadılar. Müslümanların başkanı, İstanbul’u inşa ederken Konstantinopolis’in temsil ettiği birikimi anlamış ve ona layık olduğu yeri vermişti. (Kimileri Konstantinopolis ile İstanbul’u aynı zannedecek kadar kör! Kimileri bunu bir kelime oyunu sanacak kadar çocuk!) Mimari de bir dildir, bilene. Herkes görsün diye Sultanahmet Camisiyle Ayasofya’nın karşısına dikildik: -“Görüyorsun ki ben senin bildiklerini ve daha fazlasını biliyorum. Ama sen benim bildiklerimi bilmiyorsun. Beni senden üstün kılan da bu!”

(Ayasofya’nın temelleri müslümanlığın ağır sorumluluğunu taşıyamadı, çareyi intihar etmekte buldu veya buna zorlandı; müze oldu.)

İnsanı insan, milleti millet, devleti devlet yapan değerler olmadan, para yardımlarıyla bir ülke ayakta duramaz, vatan olamaz. Parayla ve silahla bir toprak parçası vatan olabilseydi, İstanbul’un önemli parçalarından biri olan Şam eyaleti parçalanarak kurulmuş olan İsrail, Irak, Suriye, Kuveyt ve Lübnan’ın bugüne kadar vatan olabilmesi, bu halde olmamaları gerekirdi. Önce Şam’da Suriye kralı ilan edilen, Fransız mandası kendisini sürünce bu defa yeni kurulmuş Irak’a 1921 yılında kral yapılan Mekke Şerifi’nin üçüncü oğlu Faysal ve sınır tanımayan şarlatanlığın çizdiği suni sınırlar… (Sorunlu Miras Irak, Mesut Özcan, Küre Yay.) İşte İngilizlerin, Fransızların ve İtalyanların beraber yazdıkları Ortadoğu tarihi! Üçü bir araya gelince, haliyle bir fıkra oluyor ve ciddiye alınacak bir tarafı da yok. Avrupalıların, ancak fıkra olarak kabul edilebilecek saçmalıklarından sonra, şimdi de yüzümüzü ‘güldürmeye’ Amerikalılar geliyor. Amerikalılar sadece Amerikalıların yüzünü güldürür; bu şarlatanlık çok insan öldürür. I. Dünya Savaşı’ndan beri bir şey değişmedi. Akıllanmadılar hâlâ çölde kumdan kaleler yapıp duruyorlar:  

“Bu bölgede sınırlar son defa çizilirken biz ne yazık ki mağluplar tarafındaydık.

1900’lerin başıydı ve biz büyük bir imparatorluğu tasfiyeye uğraşıyorduk.

Bakın bunun sonuçları ne oldu.

O masada olmayışımızın bize ve bölgeye maliyeti nedir, bir bakın.”

Türkiye’nin menfaatlerini korumaya çalışıyor gibi görünen bu satırlardaki hatalardan sadece iki tanesini gösterelim. Daha ne kadar hatırlatmak gerekecek: “Ottoman Empire” (Osmanlı İmparatorluğu), erbabının da çok iyi bildiği gibi, İngilizlerin Osmanlı’ya taktığı isimdi. Emperyalist/imparatorluk olmadan, sömürmeden bu kadar büyük topraklara, hem de uzun bir süre hükmetmenin başka nasıl olabileceğini anlayamadıkları için, Osmanlı’yı imparatorluk zannetmek yaygındır. Osmanlı’nın asıl ismini dahi bilmeyenlerin bölgeyi çok iyi biliyormuş gibi yazılar yazmaları da çok sık rastlanılan bir durum… “Masada olmak, Amerika ve İngiltere ile ortak olmak”tan bahsedenlerin, mal bulmuş Mağribi (Batılı) gibi paylaşmak istedikleri yer neresidir? Ettikleri lafın manasını biliyorlar mı? Hırsızla kendi toprağını paylaşmak için can atana ne denir? Kendi kendini yağmalamaya çalışan insan olabilir mi? (Bağdat’ın kendi toprağı olduğunu söylemenin “emperyalist bir niyet” olduğunu zannedenler, kim olduklarını hatırlasınlar, kimlik problemlerini en kısa zamanda halletsinler ve Bağdat’a gavur gibi bakmaya son versinler.) Batılıların dünyaya hediyesi olan ulus-devlet türü bir yapılanmaya gitmek demek, özellikle Ortadoğu’yu paramparça etmek demektir; bu bölge tarih boyunca bile bu kadar parçalanmamış, birbirinden bu kadar koparılmamıştır. Bağdat’ın İslam medeniyetinin hangi ortak paydası olduğunu bilmeyenler, Bağdat’ı bir ırkın toprağı olarak görenler, toprağa ırk-merkezli bakmaya devam edenler çelişkilerini en kısa zamanda düzeltmeliler. Yoksa yakında aynı gerekçeye dayanarak, Türkiye’nin güney doğusunun da “Kürt toprağı” olduğunu söyleyerek sizden almaya çalışabilirler.

Din (hayat tarzı), medine (şehir) ve medeniyet (şehirleşme) kelimelerinin kökteş olması bir tesadüf değildir; çünkü bu topraklarda taş üstünde taş konulmuşsa, bu, İslâm’la, müslümanlar eliyle olmuştur. “Dinlerin bir arada barış içinde yaşadığı” Kudüs gibi şehirlerin, müslümanlar elinde iken bu özelliği kazandığını, müslümanların elinden çıktıktan sonra ise barışın tarihte kaldığı hatırlanacak mı acaba?

*

Sabret; biz öleceğiz, onlar telef olacak…

*İki kişi dolaşılmaz, tek başına dolaşılır; iki kişi bir yerlere gidilir. 

İbrahim Paşalı 

Şimdilerde ben;

“Geceleri yıldızları seyrettiğim penceremden, her gördüğüm buluta yeni bir nisan ısmarlıyorum kalbime yağsın diye.”

“Her doğan güne yeni bir bahar ısmarlıyorum günbegün solan hayatıma renk katsın diye.”

“Her batan güne(şe) yeni bir sonbahar ısmarlıyorum ölümü hep hatırlatsın diye.”

“Her çaresizliğime yeni bir ümit ısmarlıyorum çaresiz kalmasın diye.”

“Her dostuma, yeni bir vefa ısmarlıyorum sevdamız büyüsün diye.”

“Her geçen dakikaya yeni bir saniye, her saniyeye yeni bir saat, her saate yeni bir anlam ısmarlıyorum zamansız geçmesin diye.”

“Her baktığım aynaya yeni bir benlik ısmarlıyorum yab(l)ancı maskeler takmasın diye.”

“Her kapandığım secdeye yeni bir dua ısmarlıyorum beni “O” hiç yalnız bırakmasın diye.”

“Her yazdığım cümleye yeni bir harf ısmarlıyorum eksik kalmasın diye!”

Birde açan çiçekleri olmasa bahçelerimizin,

Uçan kelebekleri olmasa baharlarımızın…

Sesleri uykularımızda yankılanan bülbülleri olmasa seherlerimizin,

Beş vakitte, beş sefer ferahlatan ezanları olmasa semalarımızın…

Daha çok kirleneceğiz.

Daha çok çirkinleşeceğiz.

Daha çok sağırlaşacağız.

Daha çok yalnızlaşacağız.

Keşkeklerim, beklilerim, ölüm olmasa,

Cümleleri sonlandıran nokta olmasa,

Ruhumuzu arındıran dua olmasa,

Daha çok bunalacağız-bulanacağız!

Mevsimlerin bize küsmüşlüğümü var? Ne kardelenler açtı bu bahar, nede balkonlara, caddelere, sokaklara çiçeklerini savuran kiraz ağaçlarının kokusunu hisseden oldu. Ne, allığına, morluğuna, saflığına, beyazlığına hayran olduğu gülün endamlı gülüşleriyle mutlu oldu bülbül, nede ovalardan bayırlara, kırlardan yaylalara bal toplayan arılarla selamlaşan çiçekler gördü baharı. Ne gecenin kalbi aydınlandı minicik bir ateşböceğiyle, nede, sessizliği bozuldu vakitsiz bir baykuşla. Ne çocukların yüreğinden yıldızlara köprüler kuruldu masallarda, nede aşıkların yüreğine kaf dağından hayaller çıkageldi. Ne Yusuf’a el uzatan kervanlar geçti buralardan, nede pervazlara konan yusufçuk kuşları bekledi pencerelerde. Her mevsimden geriye acı bir sessizlik, Hayır hayır kocaman bir sessizlik kalıyor. Bilmem! sanki hayat, yaşanmıyor gibi yaşanıyor. Artık, baharlarda yok kapımızda! Yoksa mevsimlerin bize küsmüşlüğümü var?

Nurdal Durmuş

“Ey iman edenler, zannın bir çoğundan çekinin, çünkü zannın bazısı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın, kiminiz kiminizi arkasından çekiştirmesin! Sizden biriniz kardeşinin ölü halindeki etini yemek ister mi hiç? Demek tiksindiniz! O halde Allah’ tan korkun, çünkü Allah, tevbeyi çok kabul edendir. Çok bağışlayıcıdır.”

Hucurat-12

*

Ebu Hüreyre’den rivayetle:
Resulullah (sav) buyurdular ki: “Bir kul dünyada bir kulu örterse, Allah Kıyamet günü onu mutlaka örter.”

Müslim, Birr 72, (2590)

*

Abdullah İnn-u Ömer’den rivayetle

(Bir gün) Resulullah (sav) minbere çıkıp yüksek sesiyle şöyle nida etti: “Ey diliyle Müslüman olup da kalbine iman nüfuz etmemiş olan (münafık)lar! Müslümanlara eza vermeyin, onları kınamayın, kusurlarını araştırmayın. Zira, kim Müslüman kardeşinin kusurunu araştırırsa, Allah da kendisinin kusurlarını araştırır, Allah kimin kusurunu araştırırsa, onu, evinin içinde (insanlardan gizli) bile olsa rüsvay eder.” İbnu Ömer bir gün Ka’be’ye nazar etti ve: “Şanın ne yüce, hürmetin ne yüce! Ancak mü’minin Allah yanındaki hürmeti senden de yüce!” dedi.

(Tirmizi,Birr 85,(2033)

*
“Din kardeşini bir suçundan dolayı ayıplayan kimse, o suçu (günahı) kendisi de işlemedikçe ölmez. ”

(Tirmizî, Kıyâme, 53)

Biz yaşayacağız ve siz çıldıracaksınız bayım.
Her bahar yeniden uç vereceğiz, büyüyeceğiz yaprak yaprak.
Taze hayat kokacak ellerimiz, buram buram bahar kokacak.
Biz umuduz bayım!
Düştüğümüz yerden bir can olup kalkacağız.
Yürüyeceğiz, çıplak ayaklarımız titretecek kalplerinizi.
Beyninizde zonklayan bir türkü olacağız,
bizi söyleyecek esen rüzgâr, uçan kuşlar.
Karanlıklarınıza yıldız olup düşeceğiz,
akkor alevleri dost yüreklerin
eritecek demirden zemherileri.
Bileceksiniz bayım!
Vuslatlar unutturur ayrılıkları
en çocuksu aşklar beş çeker kininize.
Biz yaşayacağız
çünkü bizden sorulacak yeryüzü
ve siz bizden sorulacaksınız bayım!
Göreceksiniz,
Doğan her güneşle biraz daha büyüyecek sevdamız
güller bizi açacak, bülbüller bizi söyleyecek
sonunda bütün dillerde bizimle tanımlanacak sevda dediğin.
Kendi nefretiniz içinde kahrolacaksınız bayım!
Son satırına kadar yaşayacağız hayatı.
Yıkık bir gönül, kırık bir kalp kalmayacak bizden geriye.
Yırtılmış resimlere, yakılmış mektuplara
satılmış bütün aşklara inat
racon kesmeden, bıyık bükmeden seveceğiz bayım, hem de ölesiye.
Kendi yalnızlığı ile dans eden bir akrep olacaksınız
sizinle kapanacak perde
ve yıkılacaksınız kuyruğunuz üstüne.
 

E.İBRAHİM

Ülkesi bir kez daha yerle bir edilen Beyrut’un gülü Feyruz ve tüm mazlumlar için bir kez daha…

Onların silahları var. Hesapları ve sistematik düşünme modelleri. Onlar kavramları mala dönüştürüyor, piyasaya sürüyor ve tüm dünya bunu kullanıyor. Çünkü dünyanın tüm evrensel değerlerinin bir fiyatının olduğunu düşünüyorlar. Ve gerekeni yapıyorlar. Artlarından kovalayan yok. Engel olabilecek kimseler de yok. Onlar söz verirler ve yapmak zorunda değiller. Onlara söz verenler de söz vermeyenler de yapmak zorunda olduklarının bilincindedirler.

Onların, gelişmiş beyin güçlerine emirler yağdırabilen bir hegemonyaları var, insanların hayallerini çalıyorlar ve yerine yalancıktan bir dünya kuruyorlar. Düşünce dünyamızı yeniden tanzim etmemizi isteyen görüşlerle yolumuzu ayırmak için ellerinden geleni yaptılar ve başarılı oldular. Çoğumuz tarihten bugüne gelen bir takım sorunların bir süreçte buluştuğunu ve bugünü oluşturduğunu artık biliyoruz. Karşımızdaki muhteşem kan imparatorluğunun yüzyıllar boyunca bize çektirdiklerini, yaşattıklarını da biliyoruz. Öyleyse sorun ne?

Nedir bunca ortalığı ateşe verme ve medeniyetlerin yükselmesini engelleme gayreti. Acaba yangından mal mı kaçırılıyor ve acaba bir tükenişin sinyalleri mi alınmaya başlandı?.

Bir dünya gücünden söz ediyorum. Sortilerden, uçaklardan, makinelilerden ve tanklardan. Hani önüne çıkan arabaları ters çeviren, tanklara hükmeden kan sahibinden söz ediyorum. Onun adına kutsal kitaplarda da rastlayabilirsiniz masumların döktüğü göz yaşında da. Onun dünyayla derdi belli ki büyük ve dünyanın da onunla… Ondan söz ediyorum; hani sürekli barış nutukları atan ve savaşın eşiğine dünyayı getirenden. Şu insanlar arasına fitne ve fesadı sokup ardından ekonomisine, modasına, evine, sokağına hükmedenden söz ediyorum. Onun tam olarak adı nedir, neler yapmıştır bunların bir önemi yok sanırım. Ama ne yapmak istediğini ve niçin bunca kanı döktüğünü içimizden bilenler varsa söylemesin. Çünkü hayat bazen zalimlerin cezasını kendi elleriyle verir. Rabbim tuzakları bozucu değil midir?

Onların elleri beyaz. Al kanlarla yıkadıkları eller niçin bembeyaz? Çünkü pudralıyorlar şekerim. Kozmetik sanayiinden bahsedildiğini duymadın mı hiç. Elbiselerine bulaşan kana rağmen niçin bembeyazlar? Duymadınız mı daha beyaz yıkayan deterjanları.

Ya siz hiç mi hayallerinizde gezinen kahramanlara bakıp iç geçirmediniz. Onların adları farklı ve yaptıkları eylemler hep aynıdır. Adına Hollywood derler, başka bir şey derler, bunu çok mu önemsemek zorundayız bayım. Biliriz ki elimizde bulunan güller, kanla yıkanmıştır. Evet, kendi kanlarımızdan takdim edilmiştir efendilere. Onların ceplerindeki kağıtlarda yazılıdır adımız. Onların namlularında sevdamız filizlenir.  Adımız tüm coğrafyalara yayılır: Terörist.  

Kimdir bu dedikleri, ne iş yapar? Sahi ölene verilen ad mıdır yoksa öldürene verilen ad mı? Bunda bir yanlışlık yok mu hem de dengeleri alt üst eden bir yanlış? Bunu tam anlamak iktidarına sahip değilim.  Ve bilmem göz yaşlarımdan tutup kaldıran ellerin masumiyetini kirleten bu zalim efendilerin dillerindeki şarkıları…

Biri barış dedi. Dünyayı barış kurtaracak. Dünya savaşın eşiğinde imiş, İkiz kuleler yıkılmış, Afganistan perişan edilmiş, Irak büyük bir feryadın ardından sükuta gömülmüş. Benim baş tacı ülkem yerle bir edilmiş. Uluslararası gözlemciler tüm baskılara rağmen görmüş olan biteni ve söylemiş. Tüm ajanslar gizlemiş beni ve yerde yatan yavrumun cesedini. Biri, barış dedi; savaşın tam ortasında ilerleyen gücün başındaki adam. Eldivenlerini unuttuğunu hatırlamadı bu adam. Ellerinde pimi çekilmek üzere olan bir bomba.  Adam renk değiştirdi ve türlü boyalarla karışıp her birimizin önüne düştü. Adam, yarınki dünyanın manşetiydi. Kırmızı harflerle karalanmıştı ve ne yazdığını okumak mümkün görünmüyordu. Bir alın yazısı mı, bir tükeniş mi bir haykırış mı, kimse bilemedi.

Çoğumuz bu zafer çığlıkları atan beyefendiyi önemsemedik. Kanlarımızdan oluşturduğu iktidarın sahibi olmasına izin de vermedik. Ama galiba biz bir yerlerde bir hata işledik. Kardeşlerimizin acılarını paylaşmayı bilmedik. Kardeşlerimiz görmedi bizim yüreğimdeki acıyı. Bu feryatların, bu inlemelerin bunca sürmesi biraz da kardeşlik hukukumuzun rağmına işler yaptığımızdan değil mi?

Bugün adımız Filistin. Dün başka başka isimlere sahiptik. Tüm kıtalarda tüm dillerde adımız yazıldı. Mazlumduk biz çünkü. Biz hakkımızı arıyorduk.

Tüm kıtalar tanır bizi.

Ardımızda bıraktığımız sevinçlerin, sevdaların can verdiği bir haykırışa sahiptir dilimiz. Birileri bugün adımızı lekelemek istiyor. Birileri bugün şanımıza suskunluk düşürmek istiyor.

Kim bilir belki biraz olsun başaracak da. Şimdi mahkumuz gettolarda. Bizi mahkum edenler özgür olduklarını sanıyorlar. Bizi tel örgüler arasında bir damla suya mahkum edenler, ellerindeki silahların mahkumları olduklarının farkında değil. Kardeşimi, ninemi, dedemi, babamı, beni öldüren asker farkında değil az sonra, daha sonra, bir zaman sonra yaşanacakların. Onun kafasında kurduğu dünya, benim yitik haritamdan çok farklı. Benim cebimde param parça bir coğrafya geziniyor. Ve ellerim onunki gibi kirli değil. Benim haritam yırtık; bir o kadar da temiz.

Senin ellerin, yüzün yok, eldivenlerin maskelerin var.

Benim hâlâ bir yüzüm var ve en önemlisi yüreğim. Buyur bunu da al. Ama kendi yüreğindeki korkuyu da alamazsın ki… Benim barışım seni korkutmaya devam edecek.  Belki biz acılar çekmeye devam edeceğiz ama senin gölgenle savaşın hiç bitmeyecek.

Gölge sen ve savaş.

Ne de çok yakıştınız bir birinize. Barışın canı cehenneme demiştiniz değil mi, işte onun da zamanı geliyor. Bize hediye ettiğiniz kavramların karmaşasından artık tüm kelimelerinizi iade ediyoruz. Biz adaletten yana tavır koyuyoruz. Önce o, ardından ister barış ister savaş…  

Sen eldivenleri çıkardığında başlayacak, sen yüzündeki maskeyi çıkardığında konuşulacak her şey.

Sen şimdilik oyununa devam et, canlar yakmaya. Biraz daha hükmet ana haber bültenlerine, gazete köşelerine, manşetlerine. Sen biraz daha bizler için, bizler adına ve bizlere pembe hayaller satmaya devam et.

Gözlerin ufuk çizgisinde, geleceğin teknolojilerinin insanı yaşatmasından endişe et. Onları nasıl daha yeni tekniklerle öldürebileceğini hesapla. Hatta diyebilirim ki tüm dostlarını yeniden gözden geçir. Stratejik hesapların, beynimizde dolaşan ayak seslerin biraz daha hızlansın. Sabaha en yakın anların hesabını tutmak zorunda değilsin.

Ben dilimde bir şarkı mazlumlara su vermeye gidiyorum: Hadi Ammar durma at, Ebabiller sana kanat çırparlar.

Bünyamin Yılmaz /23.07.2006

Sonraki Sayfa »

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.